Yusuf Atılgan'ın Özgeçmiş Belgeseli

1 Şubat 2013 Cuma

| | |

Yusuf Ziya Atılgan.
Anne adı: Avniye, baba adı ise Hamdi. 
     27 Haziran 1921'de Manisa'nın Göktaşlı Mahallesi'nde küçük bir evde doğuyor. Babası aşar memurudur o dönemde. Eylül 1922 tarihinde Yunanlıların kaçarken yaktıkları kentten annesi ile dağa sığınıyorlar. Canistan'ın konusu da buydu yanlış hatırlamıyorsam. Neyse. Evleri de yandığı için yangından sonra Manisa'nın 20 km uzağındaki Hacırahmanlı Köyü'ne yerleşiyorlar ve babası memurluktan ayrılıp bir bakkal dükkanı açıyor. Yusuf Atılgan'ın bir de Turgut adında kardeşi vardır. Annesi sürekli duygusal romanlar okumaya meraklı biri olmasının ötesinde onları çocuklarına anlatarak büyütmüş her ikisini de. Az konuşan bir çocukmuş Yusuf Atılgan. Büyüyünce de bu yanı değişmez ve çok konuşan insanlardan pek hoşlanmadığını da şöyle belirtir: "Bir şeyi iyi bilmiyorsan konuşma; budalalığın ortaya çıkmasın." 
     Babasının eli sıkılılığına karşın Yusuf Atılgan öyle değildir. Çocukluğunda babasından ilk dayağını da bayramda ona verilen paraları hemen harcadığı için yer. 
     1936'da Manisa'da lise yoktur. Ortaokulu bitirdiklerinde bağbozumu işleriyle uzunca bir süre uğraşmaları nedeniyle İzmir Lisesi'ne başvurduğunda kayıtlar kapanmıştır. Babası bir yıl beklemesini istese de Yusuf Atılgan karşı gelir ve Balıkesir'de üç yıl yatılı olarak edebiyat bölümünü okur. Lisede kimseye göstermeden şiirler, hikayeler yazmış. Ne yazık ki bu yazdıklarını sonradan yırtıp atmıştır. 
     Liseden sonra fakülte seçimine geldiğinde kararı hazırdı: Edebiyat Fakültesi. 
"Üniversitede Edebiyat Fakültesi'ni seçme nedenim öğretmen olmak isteyişim. Tıbbiye'ye gitmem için ailece ve yakınlarca yapılan baskılara karşı direndim."
diyor Atılgan. Ölmeden bir buçuk yıl önce Refik Durbaş bir konuşmada Yusuf Atılgan'a "Dünyaya bir daha gelseydin yine roman mı yazmak isterdin?" diye soruyor. Yanıt kesin bir biçimde "Öğretmen olmak isterdim. Öğretmenliği çok sevmiştim." oluyor.
     1939 yılında İstanbul Üniversitesi'nin Vezneciler'de kalan Edebiyat Fakültesi'ne kaydını yaptırıyor. Babası sınırlı bir para gönderebiliyor o zamanlar. İkinci yılında bu parayı da gönderemeyeceğini söylüyor babası ve yatılı okumasını öneriyor. Askeriyeye başvuruyor bunun üzerine Atılgan ve kabul ediliyor. 
     Lisede olduğu gibi yine şiir ve öykü yazıyor. Bazı günler 4-5 sayfalık şiirler yazdığı bile oluyor. Güzel filmleri de kaçırmadan sinemayı takip ediyor. Turgut Atılgan şöyle diyor:
"2. Dünya Savaşı yıllarıydı. Yiyecek kıtlığı vardı. Onun yönlendirmesiyle 1942-43 ders yılında İstanbul Erkek Lisesi'nde okumaya başlamıştım. Hafta sonları onun seçtiği filmleri seyreder, Beşiktaş maçlarına giderdik."
     Müthiş bir sinema tutkunudur Atılgan. Aylak Adam'da da net bir şekilde görebiliyoruz bu sinema tutkusunu gerçi. 
     3 yıl boyunca Tanpınar'ın öğrencisi olmuştur Atılgan. Yazarlığında büyük etkisi olduğunu şöyle anlatır:
"En büyük şansım 3 yıl boyunca Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade'den Proust'a, Gide'e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum."
     Arkadaş çevresi güleç yüzlü ve yumuşak huylu oluşu nedeniyle de gittikçe genişlemektedir. Vedat Türkali ile yakın dostturlar. 
     Okulu bitirdikten sonra 6 aylık bir eğitime gider Ankara'ya. Oradan da Akşehir'deki Maltepe Askeri Lisesi'ne öğretmen olarak atanır. Mesleğe başladıktan 10 ay sonra polis yakasına yapışıyor ve bir sürü soruşturma geçiriyor. Uzun bir süre gözaltında kalıyor ve mahkeme kararınca tutuklanıyor. Karar ise şöyle:
"...komünizme meylinin lisede başladığını edebiyat fakültesine girdikten sonra arttığım, fakültenin ikinci sınfında iken sılaya giderek orada bir arkadaşıyla giriştiği münakaşa ve bu arkadaşının vererek okuttuğu kitaplar, temayülünün olgunlaştırdığını söylemektedir.
Fakülte kampında Tahsin Berkem ve Mustafa Göksu, Kenan Uluğ ile birlikte hücre teşkil ederek komünist partisine girmiş ve Kenan Uluğ’a tahsis edilen gerekçe kısmında tebarüz ettirilen surette komünistlik faaliyetinde bulunmuştur."
     10 aydan biraz fazla hapiste kalan Atılgan 25 Ocak 1946'da serbest bırakıldığında öğretmenlik hakkı da elinden alınmıştır. 
     Aylak Adam romanında çok geçen bir unsur vardır, okuyanlar bilir: Bay C. sürekli kulağıyla oynar. Atılgan'ın gerçek hayatta da kulağıyla oynama gibi bir tiki vardır. 
     Her neyse. Atılgan hapisten çıkar çıkmaz soluğu köyünde alır. 1947'de babasını kaybetmesi üzerine çiftçiliğe başlar, tüm işler kendisine kalmıştır. Tarlada, bağda hevesle çalışmaktadır. Annesi ile birlikte böyle yaşarken 1949 yılında annesinin sevdiği ve ona yardımcı olan köyün yoksul bir kızıyla, Sabahat Hanım ile evlenir. Bir süre sonra topraklarını bir ortakçıya bırakma gereksinimi duyar; çünkü eski tutkuları depreşmiştir. Okuyor, yazıyor, sinemaya gidiyor. Kazandığı para köydeki harcamalarına ancak yeterken şöyle diyor:
"Fazlasında gözüm yoktu."
      Hemen her gün köyün kahvesine uğrar, fırsat buldukça kağıt oynarmış. Bir ara satranca heves etse de yaptığı birkaç yanlış hamlesine kızınca bir daha el sürmemecesine satrancı bırakır. Sohbeti çok güzel olduğu için kahvede aranan insanlardanmış. Atılgan da köyde düğün olsun diye beklermiş. Çünkü düğün yemeklerine bayılırmış. 
     İstanbul'daki maç tutkusu köyde kurduğu futbol takımı ile sürmüş. Bugün halen yaşayan Hacırahmanlı Spor Kulübü'nü o kurmuştur. Kendisinin de oyuncusu olduğu takım kısa sürede gelişmiştir. Futbol oynadığı günlerde bir sorundan kurtulamazmış. O da şu: Takımının formalarını eve götürür eşine yıkatırmış. Eşi bu işe hiç dayanamazmış. 
     O yılların "köylüsü" Yusuf Atılgan, kahvede kağıt (ama yenilince kızan), gençlerle futbol (yanlışlıkla topa vuracağına oyuncuya vurduğunda oyunu bırakıp özür dileyen bir oyuncu olarak) oynamakta, sık sık sinemaya gitmekte ve geceler boyu kitap okumaktadır (okutmaktadır). Bunun dışında yazdığı bir diğer iş ise: Yazmak. Yazmak onun en ciddi işi olmuştur. Artık yazmadan duramıyor, yazmaya kağıt kalemle başlamıyor; önce kafasında yazıyor. Öykülerini kardeşine, kayınbiraderi Nevzat Çorum'a ve İhsan Bayram'a (İzmir'deki yakın arkadaşı) okutuyor.

     Geliyoruz tanınmasına:

     Günün birinde Tercüman Gazetesi öykü yarışması açıyor. Kardeşi ve kayınbiraderi Nevzat Çorum katılması için ısrar ediyorlar. Turgut Atılgan şöyle anlatıyor:
"O yıllarda ben İzmir'de çalışıyordum. Çok okunaklı elyazısıyla yazdığı hikayelerini almış okumuştum. Bunları (Mekanik şeylerle uğraşmaktan pek hoşlanmadığı için daktiloyu da sevmezdi.) ben daktilo ile yazdım. İsteğimiz üzerine iki öyküsünü yarışmaya göndermemize izin verdi. Benim daha çok beğendiğim 'Kümesin Ötesi' öyküsünü Ziya Atılgan, 'Evdeki' adlı öyküsünü de kayınbiraderinin adıyla yani Nevzat Çorum imzasıyla gönderdim."
     1955 yılında yapılmış olan bu öykü yarışması şöyle gelişmiştir:

     Gazete, yarışmayı 31 Mart 1955 tarihinde duyurmuş, 31 Temmuz'a kadar da katılma süresi tanımış. Süre bitip de seçime geçildiğinde: Müsabakaya gelen hikayelerin 800'e yakın bir sayıda bulunması her birinin ciddi ve titiz bir tetkikten geçirilmekte olduğu haber verilmiş. 
     1 Eylül 1955’te: İlk elemede seçilen 82 hikayecimizin isimleri ile hikayelerinin  isimleri ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halid Karay, Kadircan Kaflı, Yaşar Nabi, Mehmet Kaplan, Haldun Taner, Sabahattin Kudret Aksal, Selmi Andak ve Vecdi Bürün’den oluşan büyük jürinin listesi yayımlanmış. Aynı gün; ...büyük jüriye tevdi edilmiş hikayelerin içinden bir seçme yapması için ...kendi arasından bir ‘Su Komisyonu' seçmiştir. Komisyon tetkiklerini bitirmiş ve verilen rapora göre 12 hikâye son seçime katılmıştır, bilgisi de verilmiş.
     14 Ekim 1955 günü gazete, Hikâye müsabakamızın neticeleri belli oldu, başlığıyla kısaca sonuçlan açıklayarak; ...hikâye sahiplerinin (...) acele birer fotoğraflarını göndermelerini, rica ediyor.
     18 Ekim 1955 Salı günü yarışma (derece alanların fotoğraflarıyla birlikte) geniş bir biçimde gazetede yer alıyor. Jürinin çalışması ise şöyle aktarılıyor: ...Büyük Jüri'nin (...) toplantısı (...) Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun riyasetinde yapılmıştır.
     ...12 hikâyeden 2'sini daha tasfiyeye tâbi tutmuş ve diğer 10 hikâyeyi her üyenin 10 numara üzerinden verdiği notlarla derecelendirmiştir.
     Neticede: l’inciliği 68 numara ile Nevzat Çorumun EVDEKİ adlı hikâyesi, 2’nciliği 66 numara ile Erdal Öz’ün ACI-BURUK adlı hikâyesi, 3’üncülüğü 58 numara ile Salih N. Taçalanın KARŞI TEPELER hikâyesi (...) Ziya Atılgan imzalı "Kümesin Ötesi" başlıklı hikâye 29 numara ile yedinci...
     Verilecek ödülleri de; 1'inciliği kazanan Nevzat Çorum 500, 2’nciliği kazanan Erdal Öz 250 ve 3’üncülüğü kazanan Salih N. Taçalan da 250 lira ikramiye alacaklardır, diye duyuruyor. Bu haberlerin arasında, yarışmayı kazanan 10 kişiden üçünün resminin halen ellerine geçmediği de çerçeve içinde anımsatılıyor. 
     19 Ekim 1955 Çarşamba günü ise şu duyuru yapılıyor:
Meçhul aranıyor
Birinciliği kazanan Nevzat Çorum'un resmi hâlâ gazetemize gelmediği için kendisini memleket efkârına henüz tanıtabilmiş değiliz. Gönderdiği hikâyeye adresini de koymadığı için şimdilik meçhul bir kahraman olarak kıymet kazanmış bulunmaktadır. Bu değerli arkadaşın, bir an evvel kendisini tanıtmasını rica etmekteyiz.
Hikâyelerin yarından itibaren neşrine başlıyoruz
Müsabakamızda derece alan hikâyelerin neşrine yarından itibaren başlıyoruz. Yarın, gazetemizde birinciliği kazanan Nevzat Çorum'un yazdığı Evdeki adlı nefis hikâyesini okuyacaksınız.
     Ertesi günü, birinci olan öykü gazetede yayımlanıyor. Yayımlandığı sütunlann arasında da belirsiz bir yüzün üzerine kocaman bir soru işareti olan bir portre ile, Bu hikâyenin yazan henüz bizce meçhuldür. Beklemekteyiz. altyazısı vardır. Ayrıca o gün gazete birinci sayfasında, yarışmaya katılmış olanlara şöyle bir öneride bulunuyor:  Memleketin muhtelif köşelerinde birbirlerini tanımadan Tercümanın sütunlarında birleşmiş ve buluşmuş olan bu genç hikayecilere bir teklifimiz var, (...) Bu on genç ve hikâye müsabakamıza iştirak ederek muvaffak eserler veren diğerlerinin birleşerek bir ekol kurmaları ve bu hikayeci topluluğuna da Tercüman ismi vermeleridir.
     Bu önerinin ardından Y. Kadri Karaosmanoğlu, Haldun Taner, Yaşar Nabi yarışma ve öyküler üzerine uzun uzun yazılar yazıyorlar.

 














     Peki, gazete heyecanla bu yazılan yayımlayıp ekol kurma önerisinde bulunurken Hacırahmanlı Köyü'ndeki Yusuf Atılgan ne yapıyor? Hiçbir şey yapmıyor. Yine köyünde oturuyor. Ne ortaya çıkıp "o ‘meçhul yazar' benim" diyor ne de gidip ödülünü alıyor. Yüzlerce öykünün arasında, kendi yazdıklarının derece aldığını öğrenmesi, onun için yeterli oluyor. Üstelik sanat görüşleri birbirinden çok farklı kişilerden oluşan seçici kuruldan alınmış bir derece... Dolayısıyla gazete ve okurlar nezdinde meçhul yazar olarak kalıyor. Ne zamana kadar? 1958 yılında Yunus Nadi Roman ödülünü Yusuf Atılgan adı ile alana dek. Hem de Tercüman Ekolü'nü kurmadan, özgün bir yazar olarak... Çünkü ödül kazanması onu köyünden çıkarmıyor. O yine okumasını, yazmasını köyünde sürdürüyor. Eşi Sabahat hanımdan ayrılmış, çocukları da olmadığı için daha bir yalnız başına çalışıyor. Hapisten çıkıp köyüne yerleştikten sonra ayda bir Manisa Karakolu'na gidip 'ben buradayım' demenin baskılarından da kurtulmuştur artık o günlerde...

     Sinema, okuma, çeviri ve yazmakla geçen bu günlerinde neler yazıyordu? Kendisi köyde oturduğu halde kahramanları kentte hem de büyük bir kentte yaşayan bir roman üzerinde çalışıyordu, öyle sayfalar dolusu yazıp bozarak da çalışmıyordu, öykülerinde olduğu gibi kafasında yazıyor sonra kâğıda geçiriyordu. Sonunda roman bitiyor. Ama kendi keyfiyle bitmiyor. Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı roman yarışmasını öğrenip de katılma karan verince, onun tarihine kendini ayarladığı için bitiyor. Yakınlarının yardımıyla daktiloya çekme işi de bitiyor, sıra gazeteye ulaştırmaya geliyor. Gerisini arkadaşı İhsan Bayram’dan dinleyelim: 
"Aylak Adam’ı yarışmaya beraber götürdük. Akhisar'dan kalkan o dönemin iki motorlu, pervaneli uçağı ile İstanbul'a vardık. Yalnız uçağa binmeden ben 'Aman Yusuf ağabey pencere tarafına ben oturayım.' dedim. Bir de güzel hosteslerin olmasını dilemiştik. Birinci isteğim oldu ama ikincisi olmadı. Ancak öğlenden sonra Cağaloğlu’na kavuşabildik. O beni bekledi, götürüp gazetenin ilgili servisine elimle teslim edip geldim. Katılmanın son günü ve saatiydi."
     Halide Edip Adıvar, Azra Erhat, Sabahaddin Eyüboğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vâlâ Nureddin, Haldun Taner ve Cevad Fehmi Başkut’tan oluşan seçici kurul 27 Haziran 1958 Cuma günü toplanarak kararını veriyor. 28 Haziran 1958 günkü Cumhuriyet gazetesinde, birinciliği Fakir Baykurt’un yazdığı Yılanların Öcü, ikinciliği Yusuf Atılganın Aylak Adam'ı, üçüncülüğü de Ömer Sakıp’ın Ne Ekersen adlı romanlarının kazandığı açıklanıyor. Ödülünü almak üzere Yusuf Atılgan Cumhuriyet gazetesine gidiyor. Hemen orada bulunanlar bu yeni yazarı tanımak için çevresini sarıyorlar. 
     Ödülün verildiği gün orada bulunan Tahir Alangu, birincilik ödülünü kazanan Fakir Baykurt'la konuşmak için, serin olur diyerekten Gülhane Parkı’na davet ediyor. Kararlaştırdıktan saatten on beş-yirmi dakika gecikmiş olarak gelir. "Kapalıçarşı'ya uğradım verilen parayla altın aldım. Onun için geciktim." diyerek özür diler. 
     İkincilik ödülünü alan Yusuf Atılgan’ı da Behçet Necatigil davet ediyor. Akşama doğru birkaç yazarla birlikte bir içkievinde oturup konuşuyorlar. Sıra ödemeye geldiğinde Yusuf Atılgan: "Ben bugün para aldım. Hesabı ben ödeyeyim" diyor. Necatigil: "Olmaz. Ben jürideydim, sonra dedikodu çıkar." diye karşı çıkınca herkes kendi parasını ödüyor. Necatigil’in titizliği bir yana, yarışma dedikodudan kurtulamamış. H. E. Adıvar’a: "Bakın efendim, son anda ‘Aylak Adam' diye bir roman daha geldi. Çok değişik. Okur musunuz?" diyen seçici kurul üyelerine karşılık: "Ben birinciliği Yılanların Öcü'ne verdim. Artık bu kararımı hiçbir eser değiştiremez. Onun için okumama gerek yok." diyerek yumruğunu masaya vurup gittiği, ilk duyulan söylentilerden oluyor.
     Gazetenin yarışma ile ilgili haberleri arasında, seçici kurul üyelerinin, kazanan eserler üstüne düşünceleri yayımlanıyor. Herkes Yılanların Öcü'nden söz ederken yalnız B. Necatigil: "Birincilik için oyumu Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ına verdim, ama Yılanların Öcü de sayısı gittikçe artan köy romanlarımız arasında önemli bir yer tutar." diye konuşuyor.

     Seçici kurul üyelerinden Orhan Kemal ise "Aylak Adamı okudum. O da güzel roman doğrusu... Oğlanın romancı dokusu var. Kumaş iyi kumaş... İşçilik güzel... Beliriyor... Ama romanın meselesi ne? Getirdiği yorum ne? Bir delikanlı var, geliri kıyak... Bir çevresi var... Baylan çevresi sanki... Ressamı var, şairi var, kızı var, oğlanı var... Fındıklı apartmanları, Akademi züppeleri... Sanat, manat; aşk hepsi var... Ve oğlan aylak... Sevimli, koş bir avare... Ama biraz filozof... Bunalan genç adamlar ve meyhaneler... Ve bu adam yaşıyor... Sevişiyor... Güzel... Romanın kapağını kapatınca bana vermek istediği, bana duyurmak zahmetine katlandığı mesaj ne?.. Kaypak bir mesajı var ama, bir roman için, hem de iyi bir roman için bu yetmez... ” diyor.

     Yarışma günlerinde yaptıkları tartışmadan dolayı, Orhan Kemal'in Necatigil'le uzun süre konuşmadığı, çevresindekiler tarafından bilinmektedir.
     Aylak Adam, 1959 yılında Varlık Yayınlan arasında kitaplaşıyor. Hemen gazetelerde, edebiyat dergilerinde kitap üstüne yazılar yayımlanıyor. Ama Yusuf Atılgan'ın başka bir beklentisi vardı: Romanının gazetede tefrika edilmesi. Gazete, birincilik ve üçüncülük kazanan romanları tefrika ettiği halde Aylak Adam’ı etmemişti. Buna çok şaşırıyor. Yıllar sonra Refik Dur başla konuşurken: "Gerçi tefrika edilirse ayrıca bir para almayacaktım. Tefrika edilecek bir roman değil, diye düşünmüşler galiba. Ama tefrikanın başına 3-4 gün sonra bir özet koyarlar ya, işte onu hep merak etmişimdir."
     Yusuf Atılgan romanın özetini merak ettiği günlerde, birçok edebiyat okuru ve yazar da Yusuf Atılgan’ı merak ediyordu. Yaşadığı köyü öğrenen ona mektup yazıyor. İlk mektuplaştığı, o sıralar ilgi duyduğu 'a' dergisi etrafında kümelenmiş olan genç yazarlardır. Önce Tercüman gazetesinin açtığı yarışmada kendisi ile birlikte ödül kazanan Erdal Öz yazıyor. Ardından diğerleri geliyor. Böylece Yusuf Atılgan'ın mektuplaşma dönemi başlamıştır, dersek yanlış olmaz.
...

     Mektuplar yalnız yazarlardan gelmiyor, okurlardan da yazanlar çıkıyor. Bunlardan birisi de Serpil Gence’dir. Serpil henüz 17 yaşında, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nda öğrencidir. Aylak Adam’ı okuyunca sarsılmıştır. Romanın kahramanlarından ‘B’de kendini bulmuştur. Yazarının adresini araştırmaya kalktığında, onun bir köyde yaşayabileceği aklının kıyısından bile geçmiyor. Adresini elde eder etmez ilk mektubunu döşüyor. Acaba o mektubun, ölünceye kadarki beraberliklerinin başlangıcı olacağı akıllarından geçmiş miydi? Mektuplarla başlayan tanışma Manisa’da, Ankara’da kısa görüşmelerle sürüyor. Bir ara Serpil İstanbul’a geçiyor, Arena Tiyatrosunda Genco Erkallar, Asaf Çiyiltepelerle birlikte Übü Baba, Aslan Asker Şvayk gibi oyunlarda oynuyor. Yusuf Atılgan da İstanbul’a gelip gidiyor. Tam 14 yıl böyle, kısa buluşmalar, yazışmalar... Serpil İstanbul’da, Ankara’da, Atılgan köyünde... Atılgan az da olsa yazıyor. Öykülerini Varlık dergisine, çeviri ve deneme yazısını ‘a’ dergisine gönderiyor. 1960 yılında öyküleri Bodur Minareden Öte adıyla ‘a’ dergisi yayınları arasından çıkıyor. Nedense bu ikinci kitabı ilki kadar yankı bulmuyor.O yine okumasına, yazmasına, sinemasına devam ediyor. Sık sık da İzmir’e, Ankara’ya, İstanbul’a gidip geliyor. Gelin görün ki edebiyat çevresi onun köyde oturmasını yadırgıyor. 

     Niçin az yazıyor? Üstelik yazdığını hemen yayınlatmıyor da. Üstüne üstlük yazdıklarının bazılarını yırtıp atıyor. 1965 yılın yazdığı Eşek Sırtındaki Saksağan romanı, ikinci yırtıp attığı romandır. Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken romanına teknik olarak benzetmiş. Daha önce de Parmakkapı Pansiyon romanını yazıp yırtmıştı. Sonraları bunları yırttığına çok pişman olmuştu. “Şimdiki aklım olsaydı yırtmazdım.” diyordu.
1970'li yıllara girerken Yusuf Atılgan'ın günleri biraz daha değişik geçmeye başlar. Köy ve kentler arasında gidip gelmelerle, sevgilili-bekâr yaşamaktadır. Kafka, Proust okumaktadır. Kendisi bu bir iki yılını 'bunalımlı yıllarım' diye nitelemiştir. Anayurt Oteli romanını işte bu yıllarda yazmıştır.
     Romanın yazılışında yakın arkadaşı İhsan Bayram hep yanında, yöresindedir. Öyleyse sözü ona bırakalım: 
“...O aralar bir köy romanı, Eşek Sırtındaki Saksağan’ı yazıyordu. İlk kısım Ali ile başlıyordu. Ali felçli bir çocuk. Roman ilerledikçe ortaya çıkan kişiler olayları kendi ağızlarından anlatıyorlardı. Eşeklerin sırtında yara olunca kurtlanır. Saksağanlar bu kurtları çok severler. Konarlar sırtlarına, onları yerler. Yaralarının çabucak iyileşmesine yardımcı olurlar. İşte romanın adı buradan geliyordu. Roman, daktiloya çekilmeye kalmıştı. Daha önceden sözleştiğimiz gün köye gittiğimde ne yazık ki sayanın yanındaki ocakta duran külleri gösterip: ‘İşte Eşek Sırtındaki Saksağan' dedi. Benim çok üzüldüğümü görünce: ‘Son günlerde Faulkner’den bir roman okudum. İç diyaloglar vardı. Benimkine benzettim... Köy romanı kolay yazılmaz. Çok emek ister. Daha iyisini de yazarız, sen üzülme be İhsan.’ dedi. Üzerinden zaman geçti. Uzun bir hikâyeye başlamıştı. O sıralar karamsar bir sevginin bunalımı içindeydi. Yazması ağır ağır ilerliyordu. Sonunda baktı ki uzun hikâye boyutlarını aştı, roman oldu. Roman, adını Manisa’daki Ana Vatan Oteli’nden almıştı. Zebercet'i de çevresinden almıştı. Zebercet ve oğlu Ahmet Efendi diye birileri yaşamışlardı. Romanda ters çevirmiş, Zebercet oğlu olmuştu. Bir de Zibende hanım vardı. Romanı yazarken ben de sık sık Hacırahmanlı'ya gidiyordum. Yazdığı bölümleri İzmir'e taşıyordum. Çünkü önceki romandan dersimi almıştım. Ocak yine orada duruyordu. Roman baskıya girerken yayıncı Ahmet Küflü’nün önerisi ile Ana Vatan Oteli, Anayurt Oteli, Zibende de Semra olmuş. Yusuf ağabeyin az yazmasına söylenir dururdum. Bir gün bana: ‘Bir yazarın söyleyeceği bir şey varsa yaşamı içinde onları mutlaka söyler. Bak Mozart 36 yaşına neleri neleri sığdırmış. Ben 100 yaşıma kadar yaşayacağım için benim zamanım kısıtlı değil. Daha çok zamanım var. Niye acele edeyim? Bunun için sen üzülme İhsan. Yazacağımı yazmadan öte tarafa gitmem.' dedi ama bu sözünde durmadı.”
     Roman 1973 yılında Bilgi Yayınları arasında çıkıyor. Önceleri yankısı sert oluyor, Yerenler sert yeriyor, beğenenler tam beğeniyor. Romanın kahramanı Zebercet, romanın adı kadar ünleniyor. Yine o yıllarda bir de masal çalışmaları oluyor. Ankara’ya gittiğinde sevdiği dostu Prof. Oğuz Onaran'ın evinde kalıyor. Onun küçük oğlu Korkut'a masal anlatma gereksinimi duyuyor. Oturuyor onun için masal yazıyor. Yazdığı masallar 1981 yılında Ekmek Elden Süt Memeden adıyla  Cem Yayınevi'nin Arkadaş Dizisi’nde çıkıyor. 
     Gerçek kişiler... Yazdıklarının önemli bir özelliği. Hacırahmanlı Köyü'nde, Manisa'da yaşayıp da öykü kitabını, Anayurt Oteli’ni okuyan birinin "A ben bu adamı tanıyorum." "A ben bu yeri tanıyorum." dememesi zor. Hele hele Yusuf Atılgan'la birlikte günlerini geçirmiş birisiyse...
     1974'te Ankara'da Serpil Gence ile evlenir ve İstanbul'a yerleşir. Yirmi sekiz yıldan beri yaşadığı köyden ayrılmıştır artık. Ama ayrılmıştır demek de pek doğru olmaz, zira bir ayağıını köyünden çekmemiştir. Sık sık gidip gelir. Annesini görür, Akif Taşçı ile tarla ve bağ işlerini görüşür.
     1979 yılında ise kendisini ‘çocuğa doyuracak' olan oğlu Mehmet Hamdi dünyaya gelir. Onun büyütülmesi en önemli uğraşı olur. Daha iyi olanak sağlayabilmek için çalışmaya başlar. 1980 yılında Milliyet (sonra Karacan) Yayınları'nda danışman ve çevirmen olarak çalışır. Ken Baynes'in Toplumda Sanat'ını dilimize kazandırır. Buradan Can Yayınları'na, redaktörlüğe geçer. Bir süre sonra da çalışmaktan vazgeçerek oğlunun eğitimi, öğretimi ile yeni bir romanın yazımına kendini verir. 
     1986 yılının Haziran başında ‘anacığı’nın ölümü ile o yaşta bile onun varlığına, sevgisine ihtiyacı olduğunun farkına varır. 1987 yılında ömür boyu severek izlediği sinema dünyasının Türk Sineması sayfasına adı yazılır. Anayurt Oteli romanı Ömer Kavur'un yaptığı, Macit Koper'in Zebercet'i oynadığı filmin çekimini zaman zaman izlerken sonucu çok merak ediyor, Filmi, galasını da izledikten sonra rahatlıyor. O yıl film, üst üste ödüller alıyor. Antalya Altın Portakal, Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu, 44. Venedik, Valencia ve Nantes, "Üç Kıta Film Şenliği" ödülleri gazetelerin manşetleri arasına giriyor. 
     1988 yılı; başta ‘Perşembe arkadaşları' olmak üzere taa İzmir'den telefonla İhsan Bayram ve diğer arkadaşları, yakınları tarafından, yazmakta olduğu romanın nasıl gittiğinin çok sorulduğu yıl oluyor Yusuf Atılgan için. Yanıtı tektir: "Bugünler iyi gitmiyor". Konusu işkence olan romanı tamamlamak bir çeşit işkenceye dönüşmüştür. Romanını niçin kolay kolay tamamlayamıyordu? 1988'ın şubat ayında, bu günleri için: 
"Şimdi ben asıl evimden ayrı bir yerde, atölye gibi kullandığım bir yerde kalıyorum. Öğleye doğru eve gider, oğlumu okula yolcu ederim. Ödevi filan varsa onunla biraz konuşurum. Neler yaptığını anlatır bana, öğle yemeğini dışarda yerim. Sonra eve dönüp bir-iki saat yatarım. Ya uyurum ya uyumam..."
 derken, romanın yazımı kafasında çok ağır ilerliyordu.

     1989 yılına hastalıklarla birlikte giriyor. Daha önceleri önemli bir rahatsızlık geçirmiş sayılmaz. 1959 güzünde kulaklarında bir ağrı olmuş ama çabuk geçmiş. Yalnız zaman zaman uğultu hissediyormuş. Ara sıra böbrek taşı düşürüyor. 1989 şubatında ise fitık ameliyatı oluyor. Kalktıktan sonra "Bir şeyim kalmadı artık." der ama bir süre sonra, ayaktayken sendelemeler görülür. Aldırış etmez. Bir gün mutfakta alnını dolaba vuruyor. Bir gün de eşi Serpil'le taksiye binerken başını sertçe kapı pervazına vuruyor. Yine "Bende bir şey yok." diye ısrar ediyor. Ama artık Serpil Atılgan onu dinlemez. Bir uzman doktordan randevu alıyor. Zorlayarak muayeneye götürüyor. Doktor hemen tomografi istiyor. Artık Serpil'in çileli koşuşturması başlamıştır. Hastane, doktor, film koşuşturup durmaktadır. Vakit geçirmeden Alman Hastanesi’ne ameliyat için yatırılır. Beynindeki küçük bir kan pıhtısı başarılı bir operasyonla alınıyor. Birkaç gün sonra hastaneden çıkıyor. Evde, pencere önündeki sevdiği köşeye eşinin hazırladığı yatakta istirahate çekiliyor.
Bir gün eşine: "Serpil bak, karşı balkonda beyazlar giyinmiş bir kadın bir saattir bana bakıyor." dediğinde Serpil durumu anlamıştır. Aldığı ilaçlardan biri ağır gelmiş, yan etkisiyle bir çeşit zehirlenmiştir. Bu kez de onun için uğraşılıyor. Zararları bir ölçüde giderebiliniyor.
     Aradan çok bir zaman geçmiyor; oğlu Mehmet’le dışarı çıkıyor, okul için fotoğrafını çektiriyor. Kebapçıya gidiyorlar. Eşinin: "Böyle gezip, yorulma" demesine karşın yine: "Yok yok, iyiyim." diyor. Akşam yatağına giriyor. 9 Ekim 1989 pazartesi sabahı 6.30’da geçirdiği kalp krizi sonucu gözlerini kapatıyor.
  • Doğduğu 1921 yılından sonra ilk 10 yılını Hacırahmanlı köyünde, 
  • İlkokul 4 ve 5. anıtlarla, ortaokulu okumak için 5 yılını Manisa’da,
  • Lise öğrenimi, askeri eğitimi, öğretmenliği ve tutukluluğu için 7 yılını İstanbul, Ankara, Akşehir ve İstanbul'da,
  • 30 yılını yine Hacırahmanlı Köyü'nde,
  • Son 13 yılını İstanbul'da yaşayan Yusuf Atılgan, 10 Ekim 1989’dan sonrasını Üsküdar'daki Bülbül Deresi Mezarlığı'nda geçirmektedir.
Hoşça kal Yusuf Atılgan.
Kaynak: Yusuf Atılgan'a Armağan, Yusuf Atılgan'ın Özgeçmiş Belgeseli - Turan Yüksel

2 yorum:

biruyumsuzunnotları dedi ki...

ellerine sağlık

enes alim dedi ki...

Gayet güzel olmuş,Teşekkürler.

Yorum Gönder